Derd-i Maişet Toplaması
Not: Sayfa ve kitap referansları Envâr Neşriyat tertibi esas alınarak yapılmıştır.
1. Rezzak-ı Hakikî'yi ittiham etmek derecesinde derd-i
maişete dalıp, feraizi terk ve maişet yolunda rastgelen günahları işleyen
fâsık-ı hâsirdir.
Sözler - 23
2. Demek derd-i maişet için namazını terkeden, o nefere
benzer ki: Talimi ve siperini bırakıp, çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını
kıldıktan sonra Cenab-ı Rezzak-ı Kerim'in matbaha-i rahmetinden tayinatını
aramak, başkalara bâr olmamak için bizzât gitmek; güzeldir, mertliktir, o dahi
bir ibadettir.
Sözler - 23
3. Rızk-ı helâl, iktidar ile alınmadığına, belki iftikara
binaen verildiğine delil-i kat'î: İktidarsız yavruların hüsn-ü maişeti ve
muktedir canavarların dîk-ı maişeti; hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve
zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maişetle vücudça zaîfliğidir. Demek
rızık, iktidar ve ihtiyar ile ma'kûsen mütenasibdir. Ne derece iktidar ve
ihtiyarına güvense, o derece derd-i maişete mübtela olur.}
Sözler - 64
4. Ey nefsim! Deme: "Zaman değişmiş, asır başkalaşmış,
herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder. Derd-i maişetle sarhoştur."
Çünki ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalbolup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî,
fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at
peyda ediyor.
Sözler - 170
5. Ey dünyaperest nefsim! Acaba ibadetteki füturun ve
namazdaki kusurun meşagil-i dünyeviyenin kesretinden midir veyahut derd-i
maişetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi
yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarfediyorsun!
Sözler - 271
6. Eğer desen: "Beni namazdan ve ibadetten alıkoyan ve
fütur veren öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd-i maişetin zarurî
işleridir." Öyle ise ben de sana derim ki: Eğer yüz kuruş bir gündelik ile
çalışsan; sonra biri gelse, dese ki: "Gel on dakika kadar şurayı kaz, yüz
lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüt bulacaksın." Sen ona:
"Yok, gelmem. Çünki on kuruş gündeliğimden kesilecek, nafakam
azalacak" desen; ne kadar divanece bir bahane olduğunu elbette bilirsin.
Sözler - 272
7. İşte eğer insan, enaniyetine istinad edip hayat-ı
dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek derd-i maişet içinde muvakkat bazı lezzetler
için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün
cihazat ve âlât ve letaif, ondan şikayet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet
edeceklerdir ve davacı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu
Zât-ı Kerim'in izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarfetse, öyle geniş bir daire
içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat
eder. Sonra, a'lâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün
cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.
Sözler - 323
8. Çünki şimdi saadet-i ebediyeye bedel, saadet-i
dünyeviye medar-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka maksadlara
müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet, ruha sersemlik ve felsefe-i
tabiiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhit-i içtimaîsi, o şahsın
zihnine ve istidadına, içtihad hususunda kuvvet vermediği gibi, teşettüt
veriyor, dağıtıyor.
Sözler - 492
9. Ey derd-i maişetle mübtela olan insan! Bil ki senin
hanendeki bereket direği ve rahmet vesilesi ve musibet dafiası, hanendeki o
istiskal ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme: "Maişetim
dardır, idare edemiyorum." Çünki onların yüzünden gelen bereket olmasaydı,
elbette senin dîk-ı maişetin daha ziyade olacaktı.
Mektubat - 260
10. İşte ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile
sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belalı bir şey olduğu halde,
nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram helâl demeyip her malı kabul ve
hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hattâ erkân-ı
İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekatı, hırs yolunda terkediyorsunuz? Halbuki
zekat, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekatı vermeyenin
herhalde elinden zekat kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir,
ya bir musibet gelip alacaktır.
Mektubat - 272
11. Sonra Kur'anı yeni bir tarzda {(Haşiye): Tevafuk
mu'cizesini gösterir bir surette demektir.}
yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı
Efendi'ye de hisse verildi. Elhak o, hissesine sahib çıktı. Bir cüz'ü güzel yazdı,
fakat derd-i maişet zaruretiyle kendini mecbur bilip gizli dava vekaletine
teşebbüs etti. Birden bir şefkat tokatı daha yedi. Kalemi tutan parmağı,
muvakkaten kırıldı. Bu parmakla hem dava vekaleti yapmak, hem Kur'anı yazmak
olmayacak diye, lisan-ı mana ile ihtar edildi.
Lemalar - 43
12. Derd-i maişet ciheti ise: Zâten bu üç ay âhiret
pazarı olmasından herbiriniz çok şakirdlerin bedeline, hattâ bazınız bin adamın
yerinde buraya girdiğinden, elbette sizin haricî işlerinize yardımları olur
diye tamamıyla ferahlandım ve bayrama kadar burada bulunmak büyük bir nimettir
bildim.
Şualar - 494
12. Gündüz derd-i maişetle vakit bulamadığımdan, gecenin bir
kısmını o Nurlarla ışıklandıracağım.
Barla - 234
13. Risale-i Nur'un bir talebesi, Risale-i Nur'a
çalışamadığının bir sebebi, derd-i maişetin ziyadeleşmesi olduğunu söyledi. Biz
de ona dedik: Risale-i Nur'a çalışmadığın için derd-i maişet sana şiddetlendi.
Çünki bu havalide her talebe itiraf ediyor ve ben de ediyorum ki: Risale-i
Nur'a çalıştıkça, yaşamakta kolaylık ve kalbde ferahlık ve maişette sühulet
görüyoruz.
Kastamonu - 135
14. Bu âhirzaman fitnesinde, açlık ehemmiyetli bir rol
oynayacak. Onunla ehl-i dalalet, bîçare aç ehl-i imanı derd-i maişet içinde
boğdurup, hissiyat-ı diniyeyi ya unutturup, ya ikinci, üçüncü derecede
bırakmağa çalışacak diye, rivayetlerden anlaşılıyor.
Kastamonu - 140
15. Derd-i maişet sersemliğiyle, ekser halk âhiret işlerine
ikinci derecede bakmalarından, ehl-i dalalet istifade edip onları avlıyorlar.
Risale-i Nur şakirdleri kanaat ve iktisad düsturlarıyla bu manevî hastalığa da
mukabele ederler, inşâallah.
Kastamonu - 154
16. Evet her tarafta bu derd-i maişet herkesi sarsıyor.
Ehl-i dalalet bundan istifade eder. Ehl-i diyanet de kendini mazur bilir,
"Zarurettir, ne yapalım?" der. Demek ki, Risale-i Nur şakirdleri bu
açlık ve zaruret musibetine karşı, yine Nur'la mukabele etmeli. Her şakirdin vazifesi,
yalnız kendi imanını kurtarmak değil; belki başkasının imanlarını da muhafaza
etmeye mükelleftir. O da hizmete ciddî devam ile olur.
Kastamonu - 201
17. Derd-i maişet zaruretine karşı iktisad ve kanaatla
mukabele etmeye zaruret var.
Kastamonu - 223
18. Hem Ramazan Risalesi'nin âhirinde nefs-i emmareyi her
nevi azabdan ziyade, açlık ile temerrüdünü terkettiği gibi; şimdiki ehl-i
nifakın mütemerridane sefahetinin cezası olarak umuma ve masumlara da gelen bu
açlık ve derd-i maişet belasından ehl-i dalalet istifade edip, Risale-i Nur'un
fakir şakirdlerinin aleyhine istimal etmek ihtimali var. Madem şimdiye kadar
ekseriyet-i mutlaka ile Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur hizmetini her
belaya, her derde bir çare, bir ilâç bulmuşlar. Biz her gün hizmet derecesinde,
maişette kolaylık, kalbde ferahlık, sıkıntılara genişlik hissediyoruz,
görüyoruz. Elbette bu dehşetli yeni belalara, musibetlere karşı da, yine
Risale-i Nur'un hizmetiyle mukabele etmemiz lâzımdır.
Kastamonu - 235
19. Ve bilhâssa bahar mevsiminde, umumî gaflette ve
derd-i maişetin verdiği dehşetli bela içinde böyle kemal-i şevk ve gayretle
Risale-i Nur'a çalışmak, hakikaten bir inayet-i İlahiyedir. Sizleri bütün
ruhumuzla tebrik ediyoruz.
Kastamonu - 243
20. Bu atalet mevsimi ve gaflet zamanı ve derd-i
maişet ibtilası zamanında, cüz'î bir iştigal de ehemmiyetlidir.
Kastamonu - 259
21. Demek derd-i maişet, sizi bir derece kayıd altına
aldı.
Kastamonu - 259
22. Demek onu da derd-i maişet bağlamış.
Kastamonu - 259
23. Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd-i maişet meşgalesi
hengâmı ve şuhur-u selâsenin çok sevablı ibadet vakti ve zemin yüzündeki fırtınaların
silâhla değil, diplomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu cihetle; gayet kuvvetli
bir metanet ve vazife-i nuriye-i kudsiyede bir sebat olmazsa, Risale-i Nur'un
hizmeti zararına bir atalet, bir fütur ve tevakkuf başlar.
Aziz kardeşlerim,
siz kat'î biliniz ki: Risale-i Nur ve şakirdlerinin meşgul oldukları vazife,
rûy-i zemindeki bütün muazzam mesailden daha büyüktür. Onun için dünyevî
merak-aver mes'elelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütur getirmeyiniz.
Meyve'nin Dördüncü Mes'elesini çok defa okuyunuz, kuvve-i maneviyeniz
kırılmasın.
Emirdağ-1 – 43
24. Bu yaz, derd-i maişet cihetiyle ve bu şuhur-u selâse,
ibadet haysiyetiyle bir derece Nurların kitabetine fütur verebilir diyenlere
beyan ederiz ki: Bilakis, yazmağa şevk verir ve vermek gerektir. Çünki Nur'un
hizmeti; hem maişet, hem rahat-ı kalbe bereketleriyle yardım ettiği gibi;
ibadet-i tefekkürî nev'inden olması cihetiyle, mübarek ayların sevablarına
büyük yardımı olur.
Emirdağ-1 - 167
25. Memuriyet gibi derd-i maişet belasıyla bîçare
hocaları dairelerine çekip, Nurlardan uzaklaştırıyorlar. Bîçare hocalar,
Nurların kıymetini bilmiyorlar değil; belki derd-i maişet veyahud o heyet-i
ülemadaki büyük hocalara itimad edip ve kendi tahsil ettiği ilm-i dinî kendi
imanını kurtaracak derecesindedir zannıyla lâkayd kalıp, ruhsatla amel etmeğe
kendine fetva buluyor.
Emirdağ-1 - 214
26. Sonra insanın bir zaîf damarı, derd-i maişet ve tama'
cihetinde çok soruşturdular. Nihayetinde, o zaîf damardan bir şey
çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki: Onlar mukaddesatını feda
ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukuatlarla onlarca
da tahakkuk etmiş. Hattâ bu on sene zarfında yüz defadan ziyade resmen "Ne
ile yaşıyor?" diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.
Emirdağ-1 - 244
27. Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tena'uma
ihtiyar bir derece var idi.
Şimdi ise, ekserî
açlığa düştü kaldı. Telezzüze ihtiyar, izn-i Şer'î kalmadı.
Sevad-ı a'zam, hem
ekseriyet-i masumun maişeti basittir. Tegaddi besatetiyle onlara tâbi' olmak
Bin kerre
müreccahtır, ekalliyet-i müsrife, ya bir kısım sefihe tegaddide tereffüh
noktasında benzemek...
Sözler - 723
28. …maişet-i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün
ömrümde bir düstur-u hayatımdır. Ehl-i memleketim ve başka yerlerde beni
tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana
hediyelerini kabul ettirmek için çok çalıştılar, kabul etmedim. "Öyle ise
nasıl idare edersin?" denilse, derim: Bereket ve ikram-ı İlahî ile
yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de; fakat
Kur'an hizmetinin kerameti olarak, erzak hususunda ikram-ı İlahî olan berekete
mazhar oluyorum.
Mektubat - 66
29. "İktisad eden, maişetçe aile belasını
çekmez" mealinde ﻟﺎَ ﻳَﻌُﻮﻝُ ﻣَﻦِ ﺍﻗْﺘَﺼَﺪَhadîs-i
şerifi sırrıyla: İktisad eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez.
Evet iktisad, kat'î bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o
kadar kat'î deliller var ki, hadd ü hesaba gelmez.
Lemalar - 141
30. …kanaat, bir define-i hüsn-ü maişet ve rahat-ı hayattır.
Hırs ise, bir maden-i hasaret ve sefalettir.
Lemalar - 146
31. Risale-i Nur'a hüsn-ü hizmet edenlerin hemen hemen
bilâ-istisna maişetinde vüs'at ve bereket ve kalbinde meserret ve rahat
görmelerinin binler hâdiseleri dahi tesadüfî olamaz.
Şualar - 324
32. Beş türlü de dünyevî faideleri var:
1- Rızıkta bereket,
2- Kalbde rahat ve
sürur,
3- Maişette
sühulet,
4- İşlerinde
muvaffakıyet,
5- Talebelik
faziletini almakla, bütün Risale-i Nur talebelerinin dualarına hissedar olmak
olduğu
Şualar - 436
33. İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna
olarak, acib ve latif bir mizac ile yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda
çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ: İnsan en müntehab şeyleri
ister, en güzel şeylere meyleder, zînetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık
bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.
İşarat-ül İ'caz - 84
34. "Ey Kur'an'ın şakirdleri! Sizleri vazife-i
mukaddesenizden ekseriyetle geri bırakan, maişet telaşesidir. Bu ise, Kur'anın
feyziyle, bereket nevinden size veriliyor. Vazifenize bakınız."
Kastamonu - 60
35. Risale-i Nur şakirdlerine bu noktada benzeyen
eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulundukları halde, maişet
müzayakası yüzünden haremi demiş zevcine: "İhtiyacımız şediddir."
Birden, altundan bir kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: "İşte
Cennet'teki bizim kasrımızın bir kerpicidir." Birden o mübarek hanım demiş
ki: "Gerçi çok muhtacız ve âhirette de çok böyle kerpiçlerimiz var; fakat
fâni bir surette bu zayi' olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksan olmasın. Dua
et, yerine gitsin; bize lâzım değil." Birden yerine gitti. Keşf ile
gördüler diye rivayet edilmiş.
İşte bu iki
kahraman ehl-i hakikat, Risale-i Nur şakirdlerinin dünyaya ait ezvak-ı
kerametlere koşmadıklarına bir hüsn-ü misaldir.
Emirdağ-1 - 87
36. Evet mekteblerde, dünya maişeti, ya rütbeleri için
fenleri ders okumak, bu kısacık dünyevî hayatta derecesi, faidesi bir ise;
ebedî hayatta Kur'an ve Kur'anın kudsî kelimelerini ve nurlu ve imanî
manalarını öğrenmek, binler derece daha kıymetlidir. Onlar şişe hükmünde,
bunlar elmas hükmündedir.
Emirdağ-1 - 238
37. Gelecek zamanda maişet derdiyle ehl-i ilmin
mağlubiyeti, bu ihtiyaçtan gelecektir.
Emirdağ-2 - 75
38. Bir mes'ele daha var. O da çok ehemmiyetlidir.
Hükm-ü Kur'ana göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin îcabatından olarak hacat-ı
zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla hacat-ı
gayr-ı zaruriye, hacat-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman ettiği halde,
zaruret var diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi için
dünyayı âhirete tercih ediyor.
Kırk sene evvel bir
başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ
hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler: "Biz şimdi mecburuz.
ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻀَّﺮُﻭﺭَﺍﺕِ ﺗُﺒِﻴﺢُ
ﺍﻟْﻤَﺤْﻈُﻮﺭَﺍﺕِ
kaidesiyle Avrupa'nın bazı usûllerini, medeniyetin
îcablarını taklide mecburuz." dediler. Ben de dedim: "Çok
aldanmışsınız. Zaruret sû'-i ihtiyardan gelse kat'iyyen doğru değildir, haramı
helâl etmez. Sû'-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamış ise,
zararı yok.
Emirdağ-2 - 242
39. S- Eskiden İslâmlar zengin, onlar fakir idiler.
Şimdi her yerde kaziye bilakistir. Hikmeti nedir?
C- İki sebebi
biliyorum:
Birincisi: ﻟَﻴْﺲَ ﻟِـﻠْﺎِﻧْﺴَﺎﻥِ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﺎ ﺳَﻌَﻰolan
ferman-ı Rabbanîden müstefad olan meyelan-ı sa'y ve ﺍَﻟْﻜَﺎﺳِﺐُ ﺣَﺒِﻴﺐُ ﺍﻟﻠَّﻪِolan ferman-ı
Nebevîden müstefad olan şevk-i kesb, bazı telkinat ile o meyelan kırıldı ve o
şevk de söndü. Zira i'lâ-yı kelimetullah şu zamanda maddeten terakkiye
mütevakkıf olduğunu bilmeyen; ve dünya ﻣِﻦْ
ﺣَﻴْﺚُ ﻫِﻰَ ﻣَﺰْﺭَﻋَﺔُ ﺍْﻟﺎَﺧِﺮَﺓِcihetiyle kıymetini takdir etmeyen; ve kurûn-u
vustâ ve kurûn-u uhranın ilcaatını tefrik eylemeyen; ve birbirinden gayet uzak,
biri mezmum ve biri memduh olan tahsil ve kesbde olan kanaatı ile, mahsul ve
ücretteki kanaatı temyiz etmeyen; ve birbirinden nihayet derecede baîd, hattâ
biri tenbelliğin ünvanı, diğeri hakikî ihlasın sadefi olan iki tevekkülü (ki
biri, meşietin muktezası olan esbab arasındaki nizama karşı temerrüd hükmünde
olan, tertib-i mukaddemattaki bir tevekkül-ü tenbelane; diğeri, İslâmiyetin
muktezası olan, netice itibariyle gerdendade-i tevfik olarak vazife-i İlahiyeye
karışmamakla terettüb-ü neticede mü'minane tevekküldür) ikisini birbiriyle
iltibas eden ve "Ümmetî! Ümmetî!" sırrını teferrüs etmeyen ve
ﺧَﻴْﺮُ ﺍﻟﻨَّﺎﺱِ ﻣَﻦْ ﻳَﻨْﻔَﻊُ
ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ
hikmetini anlamayan bazı adamlar ve bilmeyen bir kısım
vaizlerdir ki, o meyelanı kırdılar; o şevki de söndürdüler.
İkinci Sebeb:
Biz, gayr-ı tabiî
ve tenbelliğe müsaid ve gururu okşayan imaret maişetine el atıp, belamızı
bulduk. S- Nasıl?
C- Maişet için
tarîk-i tabiî ve meşru' ve zîhayat; san'attır, ziraattır, ticarettir. Gayr-ı
tabiî ise, memuriyet ve her nev'iyle imarettir. Bence imareti, ne nam ile
olursa olsun, medar-ı maişet edenler bir nevi cerrar ve aceze ve seeledir.
Fakat hilebaz kısmında... Bence memuriyete veya imarete giren, yalnız hamiyet
ve hizmet için girmelidir. Yoksa yalnız maişet ve menfaat için girse, bir nevi
çingenelik eder.
{*: Ey memurlar, Eski Said'in kırkbeş sene evvel söylediği
bu sözünden gücenmeyiniz.}
İşte memuriyet filcümle ve askerlik bilcümle bizde olduğu
için, servetimizi israf eline verip neslimizi etrafa saçıp zayi' ettik. Eğer
öyle gitse idi, biz de elden giderdik. İşte onların asker olması, zarurete
yakın bir maslahat-ı mürseledir. Hem de mecburuz. Mesalih-i mürsele ise, İmam-ı
Mâlik mezhebinde bir illet-i şer'iye olabilir.
Münazarat - 37
40. S- Bazı nas, senin gibi mana vermiyorlar. Hem de
bazı Jön Türklerin a'mal ve etvarı pis tefsir ediliyor. Zira bazı ramazanı yer,
rakı içer, namazı terkeder. Böyle, Allah'ın emrinde hıyanet eden, nasıl millete
sadakat edecektir?
C- Evet, neam..
hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan,
fezail-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadakat ve
adalet beklenilmez. Fakat iş ve san'at başka olduğu için, fâsık bir adam güzel
çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir.
İşte şimdi salahat ve mehareti, tabir-i âherle fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb
ve nur-u fikri cem'edenler vezaife kifayet etmezler. Öyle ise, ya meharettir
veya salahattır. San'atta meharet ise müreccahtır.
Münazarat - 20