Kör Hissiyat Toplaması
Not: Sayfa ve kitap referansları Envâr Neşriyat tertibi esas alınarak yapılmıştır.
1. Evet gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler...
His ve heves ise kördür, akibeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir
batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin
saat hapis elemlerini çeker. Ve bir saat sefahet keyfiyle bir namus
mes'elesinde; binler gün hem hapsin, hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla
ömrünün saadeti mahvolur. Bunlara kıyasen bîçare gençlerin çok vartaları var
ki: En tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar ve bilhâssa
şimalde koca bir devlet, gençlik hevesatını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla
sarsıyor. Çünki akibeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i
namusun güzel kızlarını ve karılarını ibahe eder.
Sözler - 148
2. Belki ehl-i hidayet; hak ve hakikatın tesiriyle,
nefsin kör hissiyatına kapılmayarak; kalbin ve aklın dûr-endişane temayülâtına
tâbi' olmakla beraber, istikameti ve ihlası muhafaza edemediklerinden, o yüksek
makamı muhafaza edemeyip ihtilafa düşüyorlar.
Lemalar - 153
3. Ehl-i dalalet ise: Nefsin ve hevanın tesiriyle, kör ve
akibeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti bir batman ilerideki lezzete
tercih eden hissiyatın mukteziyatıyla, birbirine samimî olarak, muaccel bir
menfaat ve hazır bir lezzet için şiddetli ittifak ediyorlar.
Lemalar - 153
4. Nefs-i emmarenin ve kör hissiyatın tehlikelerinden
kurtulmak için, çilleler ile, riyazetlerle nefs-i emmarenin öldürülmesine
çalışmışlar.
Lemalar - 218
5. Evet kardeşlerim; bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve
hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde, hadsiz bir metanet ve itidal-i dem
ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektir.
ﻳَﺴْﺘَﺤِﺒُّﻮﻥَ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓَ
ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﺎَﺧِﺮَﺓِ
âyetinin sırr-ı işarîsiyle, âhireti bildikleri ve iman
ettikleri halde, dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâki
bir elmasa, bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve akibeti görmeyen kör
hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman safi
lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir. O
musibet sırrıyla, hakikî mü'minler dahi bazan ehl-i dalalete tarafdar olmak
gibi dehşetli hatada bulunuyorlar.
Kastamonu - 197
6. Bir zaman evliya-i azîmeden nefs-i emmaresinden
kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i
emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i
emmarenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve
daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve a'sab, tabiat ve
hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve
nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören ve
mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren, bir manevî nefs-i emmareyi gördüm. Ve
anladım ki, o mübarek zâtlar hakikî nefs-i emmareden değil; belki mecazî bir
nefs-i emmareden şekva etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbanî dahi bu mecazî
nefs-i emmareden haber veriyor. Bu ikinci nefs-i emmarede şuursuz kör hissiyat
bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki, onlarla
ıslah olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip
veya tam bir fedailikle her hissini maksadına feda etsin. Ve Risale-i Nur'un
erkânları gibi herşeyini, enaniyetini bıraksın.
Bu acib asırda
dehşetli bir aşılamak ve şırınga ile hem hakikî, hem mecazî iki nefs-i emmare
ittifak edip; öyle seyyiata öyle günahlara severek giriyor, kâinatı hiddete
getiriyor. Hattâ kendim, bir dakika zarfında yirmi paralık bir sıkıntı ile,
altmış liralık bir haseneye tercih etmeye çalıştım. Hem on dakika zarfında,
büyük bir mücahede-i manevîde, benim cephemde kırkikilik bir top gibi düşmanlarıma
atıp yol açtığı halde; o iki nefs-i emmarenin muvakkat bir gaflet fırsatında,
hodgâmlık ve meyl-i tefevvuk gibi gayet zulümlü ve zulümatlı hissiyle, büyük
bir şükür ve teşekkür yerine, "Ne için ben atmadım" diye en çirkin
bir riya ve rekabet damarını hissettim.
Cenab-ı Hakk'a
yüzbin şükür ediyorum ki, Risale-i Nur ve bilhâssa İhlas Risaleleri o iki
nefsin bütün desaisini izale ve onların açtığı yaraları tedavi ettiği gibi, o
bir dakika ve on dakikadaki haletleri birden izale etti. Ve manevî bir istiğfar
olan kusurumu bildim. O hatanın muaccel cezası olan içindeki elemden ve azabdan
kurtuldum.
Kastamonu - 233
7. Dünyanın yüz bahçesi, fâni olmak haysiyetiyle
âhiretin bâki olan bir ağacına mukabil gelemez. Halbuki hazır lezzete meftun
kör hissiyat-ı insaniye fâni hazır bir meyveyi, bâki uhrevî bir bahçeye tercih
etmek cihetiyle, nefs-i emmare bu halet-i fıtriyeden istifade etmemek için
Risale-i Nur şakirdleri ezvak-ı ruhaniyeyi ve keşfiyat-ı maneviyeyi dünyada
aramıyorlar.
Emirdağ-1 - 87
8. Risale-i Nur şakirdlerine bu noktada benzeyen
eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulundukları halde, maişet
müzayakası yüzünden haremi demiş zevcine: "İhtiyacımız şediddir."
Birden, altundan bir kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: "İşte
Cennet'teki bizim kasrımızın bir kerpicidir." Birden o mübarek hanım demiş
ki: "Gerçi çok muhtacız ve âhirette de çok böyle kerpiçlerimiz var; fakat
fâni bir surette bu zayi' olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksan olmasın. Dua
et, yerine gitsin; bize lâzım değil." Birden yerine gitti. Keşf ile
gördüler diye rivayet edilmiş.
İşte bu iki
kahraman ehl-i hakikat, Risale-i Nur şakirdlerinin dünyaya ait ezvak-ı
kerametlere koşmadıklarına bir hüsn-ü misaldir.
Emirdağ-1 - 87
9. Başım üstündeki sizce malûm levha, nefsimi tam
susturduğu halde; bu gece nefs-i emmarenin silâhını daha musırrane istimal eden
kör hissiyatım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen
ziyade teessür ve hassasiyet ve şeytandan gelen ilkaat ve fıtrî hubb-u hayattan
gelen acib bir haletle, o ikinci nefs-i emmare hükmünde olan kör hissiyat,
benim vefat ihtimalinden şiddetli bir me'yusiyet ve teellüm ve kuvvetli bir
hırs ve zevk ve lezzetle kalb ve ruhuma tam ilişti. "Ne için istirahat-ı
hayatına çalışmıyorsun, belki reddediyorsun; ve gayet zevkli ve masumane
lezzetli bir hayat ve bir ömür, kendine Nur dairesinde aramıyorsun ve ölmeğe
karar verip razı oluyorsun?" dedi ve dediler. Birden gayet kuvvetli iki
hakikat, o ikinci nefs-i emmareyi şeytanla beraber susturdu.
Birincisi:
Madem Risale-i
Nur'un vazife-i kudsiye-i imaniyesi benim ölümümle daha ziyade hâlisane inkişaf
edecek ve hiçbir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enaniyete vesilelikle
ittiham edilmeyecek ve rekabeti tahrik eden hayat-ı şahsiyemi bulmadığı için
daha mükemmel ve ihlas ile o vazife devam edecek. Hem ben dünyada kaldıkça
gerçi bir derece yardımım olabilir, fakat âdi şahsiyetimin ehemmiyetli
rakibleri, münekkidleri, o şahsiyeti ittiham edebilir ve Risale-i Nur'a
ihlassızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirir. Hem bir derece
bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o daire-i nuraniyedeki bütün ehl-i
gayret müteyakkız davranır. Bir nöbetdar yerine, binler bekçi çıkar. Elbette
ölüm gelse, baş üstüne geldin demek gerektir.
Hem madem Nur
şakirdlerinden çokları hem malını, hem istirahatını, hem dünya zevklerini, hem
lüzum olsa hayatını Nur'un hizmetinde feda ediyorlar, sen ey nefsim neden
fedakârlıkta en geri kalmak istersin.
Hem kat'iyyen bil
ki: Çok bîçarelerin hayat-ı bâkiyelerini Nurlarla kurtarmak hizmetinde, fâni ve
zahmetli ihtiyarlık hayatını memnuniyetle bırakmağa lüzum olsa veya vakti
gelse, razı olmak gayet lezzetli bir şereftir.
İkincisi:
Nasılki âciz, zaîf
bir adam, bir batmanı kaldıramadığı halde on batman yük üstüne yığılmış
bulunsa; ve dostları onu çok kuvvetli bilip ona gizli za'fına yardımdan ziyade
ondan yardım istedikleri halde; o bîçare de onların hüsn-ü zannını kırmamak
veyahud kendini çok aşağı göstermemek için gayet ağır ve soğuk olan gösteriş ve
tekellüflerle kendini yüksek ve kuvvetli göstermeğe çalışmak çok elîm ve
zevksiz olması gibi; aynen öyle de: Ey kör hissiyatın içine giren nefs-i
emmare! Bu âdi şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan
istidadımın yüz derece fevkinde ve sırf bir inayet-i Rabbaniye olarak bu
karanlıklı ve çok hastalıklı asırda Kur'anın eczahane-i kudsiyesinden çıkan ve
rahmet-i İlahiye ile elimize verilen Risale-i Nur'daki hakikatlara o şahıs
masdar ve menba' ve medar olamaz. Belki yalnız çok bîçare ve muhtaç ve Kur'an
kapısında bir sâil ve muhtaçlara yetiştirmeğe bir vesile olduğum halde, Nur'un
muhlis ve hâlis, sıddık ve sadık, safi ve fedakâr şakirdleri, o bîçare
şahsiyetim hakkında yüz derece ziyade hüsn-ü zanlarını kırmamak ve
hissiyatlarını incitmemek ve Nurlara karşı şevklerine ilişmemek ve Üstad namı
verdikleri o bîçare şahsı, onların hatırı için çok aşağı olduğunu göstermemek
ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannu'lara mecbur olmamak için ve yirmi
sene tecridatın verdiği tevahhuş için, hattâ dostlarla dahi -hizmet-i Nuriye
olmazsa- görüşmeyi terkediyorum ve etmeğe ruhen mecbur oluyorum ve tekellüfe ve
kıymetten ziyade kendimi göstermeğe ve ziyade hüsn-ü zan edenlere karşı hoş
görünmek için kendimi makam sahibi göstermek ve sırr-ı ihlasa tam münafî
kendini büyük göstermek ve vakar perdesi altında benliğin zararlı ve fâni
zevkini aramak haletleri ise, ey nefsim meftun olduğun o zevkleri hiçe
indirirler. Ey nefis! Ey zevke mübtela bedbaht kör hissiyat! Binler dünyevî
zevki alsan, şu vaziyette yine bozulur, o zevk ayn-ı elem olur. Madem yüzde
doksan mazideki ahbab âdeta güya beni berzaha çağırıyorlar. Bu hazır zamandaki on
dosttan ben kaçmağa mecbur oluyorum. Elbette bu ihtiyarlık ve yalnızlık hayata,
berzah hayat-ı maneviyesi bin derece müreccahtır.. diye bu iki hakikatla hadsiz
şükürler olsun o ikinci nefs-i emmare tam susturuldu, kalb ve ruhtan gelen
zevke razı oldu, şeytan dahi sustu. Hattâ damarlarımdaki maddî hastalık da
gayet hafifleşti.
Emirdağ-1 - 201